Sevgi yoksunluğunun 8. yılındayız. 8 yıl… ne uzun süre.

Bu yıl doğum günümde hesapladım. Annem benim yaşımdayken ben 8 yaşındaydım. Şimdi annem öleli 8 yıl oluyor. Oradan düşün işte, ne kadar uzun.

İnsan bazı şeylere alışır diyorlar. Günlere, yokluklara, eksik kalan masalara. Ama alışmak dediğin şey tam olarak ne, emin değilim. Çünkü alışmak biraz hafiflemek gibi anlatılıyor. Oysa bu his hafiflemiyor. Sadece şekil değiştiriyor.

Eskiden daha çok acıtıyordu. Şimdi daha çok yer kaplıyor. Zaman geçtikçe unutulmuyor. Detaylar siliniyor sadece. Sesinin tonu biraz flu, yüzünün bazı ifadeleri eksik… Ama yokluğun hâlâ ilk günkü kadar net. Hatta belki daha da net. Çünkü artık geri gelmeyeceğini biliyorsun.

Bazı anlar var… hâlâ refleks gibi sana dönüyorum. Bir şey anlatacakmışım gibi. Bir şey danışacakmışım gibi. Sonra o boşluk geliyor. Cümle yarım kalıyor. İnsan büyüdükçe bazı şeyleri gerçekten daha iyi anlıyormuş. Senin ne kadar çok şeyi tek başına göğüslediğini, ne kadar fazla sevdiğini, ne kadar az söylediğini… Şimdi fark ediyorum. Ama işte zamanlama bazen insanın aleyhine çalışıyor. Geç kalınmış farkındalıklar var içimde. Şimdi her şey biraz daha sessiz. Ve biraz daha tek başıma.

Hiçbir eksiklik senin yerini doldurmadı. Ve hiçbir şey seni anlatmaya yetmedi. Yazamadım sana dair bir şeyler. Hiç cesaret edemedim. Her şeyin bir yedeği var ama senin yok. Sen bizi, biz daha ne olduğunu bile anlayamadan, kapasitemizin çok ötesinde sevdin. Biz bunu fark ettiğimizde insanlar mezarına toprak atıyordu.

Annemi özledim. Sanki 35 yıldır hiç özlemediğim kadar.