Türkçede insanın ağzına bu kadar geç yakışan başka bir cümle var mı, bilmiyorum. Söylüyorsun, duyacak kişi yok. Yaşarken iki kelimeyi bir araya getirememişsin; şimdi otur, sayfalar doldur. Yazarlığın da sırası yani.
“Ya abartma anne.”
Bunu dedik biz.
Şimdi uzun uzun anlatıp kendimi daha anlayışlı bir yere oturtmayayım. Oturduğum yerden söyledim zaten. Kalkıp yanına oturmak yerine.
Annemin bizden başka gidecek pek bir yeri yoktu. Kendi ailesinden yana yüzü gülmemiş, evlenince de gülmesi ertelenmişti. Bize geliyordu. Anlatıyordu. Bazen anlattığını bir daha anlatıyordu. Biz orada sıkılıyorduk işte.
“Bunu anlatmıştın anne.”
Anlatmıştı. Dinlenmemişti ama. O kısmı hesaba katmıyorduk.
Bir insan aynı derdi kaç kere anlatır? Bizim ölçümüze göre bir kere. İkincisi abartı. Üçüncüsünde konuyu değiştiriyoruz. Annemin başına gelenlere ayıracak vaktimiz bu kadardı; anneminse kalan bütün hayatı.
Kadıncağız o hayatın içinden bize sesleniyordu.
Biz televizyonun sesini mi açtık, başka bir şeyle mi uğraştık, hangi bahaneye sığındık; şimdi hepsini tek tek hatırlamıyorum. Söylediğimizi hatırlıyorum.
“Ya abartma anne.”
İnsanın bazı cümleleri hafızasından sildirmek için dilekçe veresi geliyor. Nereye verilecek? Hangi müdürlük bakıyor evlatlıktan kalan bu işlere? İki nüsha pişmanlık, bir vesikalık çocukluk. Çocukluk fotoğrafında annem de olsun istiyorum. İşlemleri zorlaştırıyorum.
Şimdi birileri çıkıp “Evet, öyle yaptık,” diyor.
Annem anlatırken bir türlü açıklığa kavuşamayan meseleler, annem öldükten sonra ne kadar da kolay açıklığa kavuşuyor. İtiraz yok, tartışma yok. Meğer olmuş. Meğer kadın doğru söylüyormuş.
İçleri rahatlıyor mudur söyledikçe, bilmiyorum. Benim içimde annem yeniden anlatmaya başlıyor. Bu defa sözünü kesmiyorum. Sonuna kadar dinliyorum. Sonuna çoktan gelinmiş olması dışında bir sorun yok.
En çok da buna içerliyorum: Şimdi söyleyeceklerim var.
“Haklısın anne,” diyebilirim mesela. Ardından hiçbir şey eklemeden. Aması yok, fakatı yok, “Sen de biraz”ı yok. Yalnızca haklısın. Sonra isterse yine anlatsın. Aynı yerden başlasın. Ben aynı yerde sıkılmayayım.
Böyle pazarlıklar yapıyorum kendi kendime. Karşı tarafın bulunmadığı pazarlıklar.
“Ben öldükten sonra anlarsınız,” demiştin.
Ona da kızmışızdır belki. İnsan anlamaya niyeti olmayınca cümlenin söylenişine takılıyor. Niye böyle konuşuyorsun, diyor. Niye böyle yaşadığını sormak daha zor çünkü.
Sen öldün anne. Biz anladık.
Bunu yazınca sana haber vermiş gibi oluyorum. Sanki merak ediyordun da bildirdim. Sanki “Eh, sonunda,” diyeceksin. Ben de başımı eğeceğim, biraz utanacağım, sonra yanına oturacağım.
Çok haklıymışsın Serap.
Adını söylemek istedim. Anne deyince bazen unutuyoruz; bizden önce de bir hayatın vardı. Birilerinden iyilik bekleyen, kırılan, konuşmak isteyen Serap vardın. Herkesi idare etmekten yorulup çocuklarına gelmiştin. Orada da biraz seni idare etmişiz.
Sen bizi affettin, biliyorum. Şimdi olsan kendimize bu kadar yüklenmemize de üzülürdün. Dönüp dolaşıp yine sen teselli edecektin bizi. Buna da sığınmak istemiyorum.
Kendimizi nasıl affedeceğiz, bilmiyorum anne.
Bildiğim, sana bir kere olsun vaktinde söylemem gereken şu:
Abartmıyordun. Anlatıyordun.